Dicle Üniversitesi

Öğrenci


Sanatın ilkeleri
User Rating: / 0
PoorBest 
Haberler - Kültür Sanat

Sanatın ilkeleri, belki insan derisiyle kaplı bir anayasa değildir, ama ölçü ve uyumun, inancın ve ruhun, edep ve terbiyenin yasalarıyla kaplıdır. Bu ilkelerin oluşumunda insanlaşma arzusu ve hayali vardır. Sanattaki insanlaşma, tüm evreni kendi içinde toplama ve onun bir sembolü olma hayali. Doğadaki güzelliklere öykünerek ve genellikle taklit ederek ve bunun yanında anlamaya çalışarak yaşamak, sanatın olanakları ile mümkündür. İlk önce insan sanatın farkında değildir, bu eylemi yaparken, birliği ve bütünlüğü yakalama, bütün ruhları onurlandırırken ruhunu dinlendirme, yüreğini yumuşatma, acı ve mutluluğu anlamlandırmanın yollarını bulmaya çalışır.

Çünkü doğal toplum insanı, gördüklerine ve duyduklarına inanır belki de sanat dalları içinde ilk gelişenin müzik ve resim olması bundandır. Suyun, göklerdeki fırtınalar ve rüzgarların sesleri ve yeryüzünde buldukları karşılıkların, ilişkilerin musikisini anlamaya çalışır. Aynı şekilde yeryüzündeki bazı seslerin göklerde karşılık bulduğunu da görür. İlk günden bugüne dek süren hem topluluk şeklinde ve hem de bireysel bir ilişki ve yaşamı anlamlandırma yoludur. Evrene minnettarlığımızı sunmak ve kederlerimizi dillendirmek için konuşuyor ve şarkı söylüyoruz. Şarkılar şimdi neyi söylüyor? Verili olana baktığımızda toplumsallığımızdan neler yitirdiğimizi görürüz.

Müzik muhakkak ki ruhları yatıştırmak ve insan faaliyetleri ile evrenin uyumunu yakalamak içindir. Huzur ve ortak coşku yaratmak içindir de. Toplum henüz dili yeni keşfetmiş olabilir, bu mucizevi gelişmeyle sınırlı kalmaz; ona saygı ve kutsallık da yükler. En güzel konuşma ve doğanın ritmine uydurma bilinci. Ritim, sadece aliterasyon ile sağlanamaz, doğanın da sesinin, ritminin eklenmesi gerekir; ancak o zaman birlik ve bütünleşme sağlanabilir ve ruhları inciten sesler olmaktan çıkar ve onları yatıştırır ve dinlendirir: Huzur verir. Denizi yatıştıran denizcilerin şarkıları, toprağı ekip biçenlerin türkü ve dansları bu uyum içindir. Müzik ile dünyayı değiştirme ve sonsuz uyumu sağlamaya çalışan müzisyenler, bugün genellikle sadece güdüleri kışkırtmak için uğraşıyorlar. Amacından uzaklaşan müzik toplumsallığı dağıtan yoğun bir eyleme dönüşür ve toplumları krize sokan diğer etmenlerin yanında yerini alır. Bugün olan da budur.

Dinlerde tanrının sesi tüm sanatları temsil ediyor ve içeriyordu. Tüm dinlerin ilk çıkışı, bozulan insan ve evrenin uyumunu yeniden yapılandırmak içindi. Onun için kurtuluş ve özgürlüğün sesiydi. İnsan neden sanattan kopmuştur, dolayısı ile vicdan ve merhametten kopmuştur? İktidarlar korkulardan beslenir ve yaşarlar. İnsanlar korktukları zaman vicdan ve merhamet biter, korkuları bittiğinde ise merhamet ve vicdan başlar. Tanrının sesi ve sanatı bu korkuları yenmek içindir, ahlakın ve merhametin sesi duyulsun diyedir. Bütün dinler sanatın bu imgelerini esas alır. Yoksa toplumsallık nasıl yaratılacak? Belki düşünce ve mantık bir biçim ve çerçeve yaratabilir, bir sistem de oluşturabilir, ama sanat yaşamı kurar ve sistemlerin sürdürülmesini sağlar. Sanatı devreden çıkardığımızda gerçekte yaşam olmaz, belli bir süre bir varoluştan bahsedilebilir, ama asla sürekli bir yaşam kurulamaz.

Doğal toplum insanı yarattığı her üretim aracına sanatsal bir nitelik de kazandırdı. Bir çömlek sadece kullanım değeri olan bir nesne gibi görülmedi, ama aynı zamanda bir sanat eseri olarak da görüldü. Her halk kendi renklerini ve kutsal motiflerini ona işledi ve bir anlam da kazandırdı. Bir dokuma, bir saban, bir yayık için de aynı şeyler söylenebilir. Örneğin eski Sovyetlerde asıl olan şeylerin kullanım değeri idi. Üretimler buna göre yapılırdı. Sanattan ve estetikten yoksun, hatta bu olgular 'burjuva' alışkanlıkları çağrıştırdığı için hor görülürdü. Eski Çin Halk Cumhuriyeti'nde ise çok daha katı bir sanat politikası uygulanmakta idi. Sonuçları ne oldu? Sorun sadece bu sistemlerin dağılması değil, ortaya çıkan tipolojide; bir tişört, bir araba için ülkesinden kaçma, başka ülkelere iltica etme idi. O zaman iltica edenler hep bunu söylüyordu. Bunu sadece düşkünlükle açıklayabilir miyiz? Doğrusu ilk toplumsallıkların en önemli birlik eylemi olan güzelliği yaratma ve onunla bir yaşam kurma anlayışı idi.

Sanat ve mekan

Tarih bize göstermiştir ki ülkeler toprak üzerinde kurulmuyor, hayaller ve ütopyalar belli sistemler öngörülerek açığa çıkmıyor, ama ülkeler ve ütopyalar önce insanların yüreğinde ve zihninde kuruluyor. Mekan sadece bir araç oluyor. Gerçekte bir ülke, toplumun ve insanların yüreğinde kurulur; düşünce bunun aracı ve sanat ise tüm yaşamı, bağlılığı ve birliğidir. Doğal toplum organizasyonları bu şekilde gelişti. Normal olan yol bu idi. Bunun dışındaki denemeler sadece olgusal olarak kaldılar. Refahın ve düşüncenin tek başına bir anlamı olmayabilir; sanatı bu mekansal düzlemde işlevli kıldığımızda yaşam anlam bulur. Uygarlık düzeyi dahi bu olgudan vazgeçememiş ve ciddiye almıştır. En azından kendi sanatını yaratmıştır. Kendi anladığı dilde ve imgelerde sanatı yeniden yaratmış, çarpıtmış, ama temel özelliklerini göz ardı edememiştir. Çarpıtma belki de içeriği boşaltma ile ilgilidir.

Çin Kültür Devrimi ilginç bir deneyimdir. Geçmişe ait ne varsa yok sayma, yakma, yıkma ile yeni bir kültür ve sanat yaratmak istemiştir. Aslında bu uygarlığa duyulan büyük öfke ile açıklanamaz; ancak kapitalist modernitenin o büyük tek tipleştirme akımının en pervasız uygulaması olarak görülebilir. O zaman bu akıma isyan eden Lu Sin: Doğrudur, 'Küçük Asker' şarkısını bir kahvede söylersek herkes katılır, 'Baharda Kar' şarkısını söylersek belki bir iki kişi katılır, ama ölçü bu değildir; her ikisini birleştirdiğimizde sanatın gücünü yakalayabiliriz. 'Küçük Asker' şarkısının içeriği güçlü, 'Baharda Kar' ise sanatsal nitelik bakımından güçlü de ondan. Biçim ve içerik bir bütündür. Bunlardan biri zayıf tutulursa sanat olmaktan çıkar ve sadece bir politik söyleme dönüşür. Oysa sanatın biricik politik söylemi birlik ve bütünlüktür. Arı balını yapar iken bir yığın şeklinde yapmaz, ama görkemli bir mimari ile bunu yapar. Bir buğday başağının güzelliği ne ile ölçülebilir? Bir çömleği özensiz ve kaba yaptığımızda bir işlevi olabilir, ama bir güzelliği olmaz: Ondan bir an önce kurtulmak isteriz.

Toplumsallık sanatla süreklilik kazanır. Her toplumun dehası, gururu yarattığı sanat eserleri ile diğer toplumlarla yüzleşir. Toplumlar arasındaki saygı ve sevgi bağı bu gerçekleşmeden doğar. Burada güç teorileri ve paradoksları yoktur. Bu bir temsil olayıdır. Doğada ne ise odur. Kim diyebilir ki çölün zarafeti ve güzelliği yoktur. Sanat olmazsa çölün güzelliğini keşfedebilir miyiz? Sanat, tüm mekanları görme gücüdür. Kaba bir maddecilikle bakmak günümüz kibirli ve obur insanının görmeme yetmezliğidir. Uygarlıkların kör ettiği gözlerle evrene bakmaktır. Ana-kadın, yaşlı bilgeler, filozoflar, peygamberler, evliyalar ve tüm zamanlarda sanatçılar görmeyi ilk önce öğretmeye çalıştılar ve işitmeyi de.

Doğada o zamanlar en kalıcı olan, çok yavaş değişen ve dayanıklı olarak bilinen kaya ve taş, insanlara kutsallık fikri vermiş olabilir. Bundan dolayıdır ki doğanın ilk silinmez hafızası olarak gördüler taşı. Onunla bir yaşam yaratmaya çalıştılar. Mağara kayalarına ilk resimlerin yapılması öyle sanıldığı gibi çizilen varlığın ruhunu ele geçirme değildir; çünkü o zamanki insan bugünkü insan değildir. Sadece oburluğu ve doymazlığı bilen bir insan da değildir; o umudu ve hayali olan insandır. Kutsallığı ve birlikteliği özleyen ve bunu esas aşk olarak bilen insandır. Bundan dolayıdır ki mağara resimlerini yorumlayan günümüz sanat tarihçileri bir timsah bir geyiğe nasıl bakıyorsa öyle bakıyorlar ve öyle görüyorlar. Eğer bugün verili insan da tıpkı o sanat tarihçileri gibi birbirlerine; erkek kadına ve kadın erkeğe aynı gözle bakıyorsa, o zaman bu çarpıtılmış eser kimin eseridir?

Sanat tarihi ve toplum

Sanat tarihi yeniden yazılmak zorundadır, tıpkı diğer tüm tarihler gibi. Sorun hangi zamanda ve hangi araçlarla toplumların yarattığı sanat eserleri ve akımları değildir. Sorun zaman içinde değişen halkların zihniyet ve algı biçimleridir. Halkların birbirleri ile ilişki ve kaynaşma yolları ve etkileşimleridir. Kainatın birbiri ile olan etkileşimi ne ise toplumların da öyledir. Özgünlük sadece zenginliğin ve doğadaki çeşitliliğin bir yansıması ve imgeleşmesidir. Özünde hepsi birdir. Birlik içindedir. Uygarlık süreci ise bu birliği bozma tarihidir. 'Çekişme' tarihi iktidarın ve kurnaz erkek Enki'nin tarihidir. Enki sanatı, doğadaki birlik ve uyumu bozma sanatıdır. İktidar sanatıdır. Tamamen toplumdan kopuk olduğu söylenemez; toplumu eksikli ve yaralı kılma girişimidir. Doğadan ise tamamen kopma girişimidir. Bugün ise 'çekişme' doruğa ulaşmıştır.

 

O zamanlar belki henüz belirlenmiş bir sanatçı yoktu; sanat faaliyeti ortaktı. Daha sonra bir bedeninin olmadığına inananlar ön plana çıktılar ve gerçek anlamda sanatı geliştirdiler. Sanatçı bir bedenin olmadığına inanan insandır. Onun eylemi tüm bedenler içindir. Zengin Anadolu ve Yukarı Mezopotamya sanatını incelediğimizde her kim ki kendi bedenini terk edebilmişse sanatın sırlarına ulaşabilmiştir. Mevlana, Yunus Emre, Feqiyê Teyran, Meleyê Cizîrî' kim bir bedeninin olduğunu söyleyebilir! Bu sadece mistizm ile açıklanabilir mi? Daha ileri gittiğimizde bu anlayış halk sanatlarında ilk kök topluma kadar götürür bizi: Örneğin Kürt kilim motiflerinde hayvan motifi tabudur, yasaktır, işlenemez. Belki de bu beden ile ilgili geleneğin ve inancın tarihsel gelişimidir de. En fani sanatçılarda bile sanat için çalışmalarda bir kendinden geçme vakti vardır. Evreni duymak için, doğanın güzelliğini gönül gözü görmek için, insan erdemini bu kaybediş esnasında bir anlık da olsa bilince çıkarmak için, bedenden kopmak gerekir. Bir kral, bir komutan bile zaferin gölgesini görmek için bedeninden sıyrılmasa bunu başaramaz. Bir siyasetçi, bir bilim insanı için de aynı şey geçerlidir: Bir farkla da bu ruhsal varoluş fani bakış açılarında sadece geçici bir durum, ama sanatçıda ise daimdir. Fanilik, uygarlığın doğadan kopmuş insanını, insana yabancılaşmış iktidar ve hırs sahiplerinin bencil, zorba, hasta ve obur kişiliklerini sağaltmak için kullanıldı. Bu hastalığı iyileştirmek için doğrusu tüm dinler büyük uğraş verdi. Daha sonra bu kavram da içeriğinden kopartıldı ve dünyadan el etek çekme anlamında yorumlandı. Oysa, aslında peygambersel anlamda bir şifa sözcüğüdür. Belki de hastalıktan el etek çekme anlamındadır.

 

Toplumlar da sanatçı gibidir. Çalışma, toprağı ekip biçme, yemek yapma ve giysi dokuma kesinlikle sanatsal bir eylem ile ve sembolik kök törenlerle, bedenden kopma ile başlıyordu. Hâlâ günümüzde bunun binlerce örneğini birçok toplulukta görebiliriz. Yeni bir ev yaparken kurban kesme, yemek hazırlama, hatta bir çay demleme (Japonlarda) törensel ve sanatsaldır. Yaslarda uygulanan formatlar, düğünlerde yapılan çeşitli törenler capcanlıdır. O zamanların görkemini taşımasa da bazı kalıntılar hâlâ o ilk günlerdeki gibidir. Tabii ki köle çalışırken bunu duyumsamaz, ona ait olmayan bir eylem içindedir. Bugün, eğer üretirken toplumsal anlamda ortak bir haz duyulmuyorsa bu köle kalıntılarının kalıcılaşmasındandır. Üretime ve emeğe yabancılaşma sanata da yabancılaşmadır; çünkü üretimin toplumsal, kolektif gerçekleşme biçimi ortadan kalkmışsa sanatı da ortadan kalkar. Denilebilir ki bugünkü üretimde sanat yok mudur? Varsa da çok eski alışkanlıkların çok kaba bir tekrarından başka bir şey değildir. Her bir Herki Kilimi'nin bir ismi ve bir künyesi vardır, ama bugün tüm kilimler, tüm arabalar, tüm tabaklar, bir tek eserin milyonlarca basit kopyasından başka bir şey değildir. Mona Liza portresi bir tanedir; bir milyon Mona Liza çoğalttığımızda nedir? Sanatla bir ilgisi kalmış mıdır? Sonuç olarak bugünkü sanat büyük çapta bu seri üretimdir; kişiliksiz, künyesiz, toplumsuz ve sadece tüketim için bir üretim.

 
You are here  :